11 Ağustos 2016 Perşembe

ESKİ TÜRKLER'de DEVLET GELENEĞİ VE TEŞKİLATI

Türklerin ana yurdu Orta Asya’dır. Orta Asya; kuzeyde Sibirya Stepleri, doğuda Kingan Dağları, batıda Hazar Denizi, güneyde ise Himalaya, Pamir ve Hindukuş Dağları ile çevrilidir.

Türk Adı: Türk kelimesi, yazılı tarih kaynaklarında ilk kez Çin kaynaklarında geçer. "Türk" sözcüğünün etimolojisi, yani kökeni ve özgün anlamı, açık değildir. 

Türk adı bugün kullandığımız şekli ile ilk kez Göktürkler dönemine ait Orhun Yazıtları'nda geçmektedir. "Türk" adıyla kurulmuş ilk ve Türk adını resmi devlet ismi şekliyle kullanan ilk Türk devletidir. Devletin kurucusu ve ilk önderi Bumin Kağan'dır. Bumin Kağan'ın kardeşi İstemi Yabgu ülkenin batı kanadını yönetirdi. Göktürkler komşuları olan Çin, Sasani (İran) ve Bizans İmparatorluğu ile askeri, siyasi ve ekonomik ilişkiler kurdular.

Türk Adı ile İlgili Rivayetler: 
Türkler birçok milletin tarihini etkilemişler, destanlarına hatta efsanelerine girmeyi başarmışlar. Birçok kavim ve millet "Türk" adına farklı rivayetlerle kendi kültürlerine göre farklı anlamlar vermiş ve farklı şekilde yazmışlardır. 

İslam kaynaklarında teferruatlı şekilde nakledilen İran menşeli Zend-Avesta rivayetleri ile, İsrail menşeli Tevrat rivayetlerinde de "Türk" adı Nuh'un torunu (Yafes'in oğlu) Türk'de, veya İran rivayetindeki Feridun (Thraetaona)'un oğlu Tûrac veya Tûr (Tûran, buradan geliyor) da Türk adını taşıyan ilk kavim olarak gösterilir.  Tevrat rivayetlerinde Nuh tufanından sonra Nuh peygamber dünyayı üç oğlu arasında pay etmiştir. Yafes'e Orta Asya ve Çin ülkeleri düşmüş, Yafes ölürken tahtını sekiz oğlundan biri olan “Türk”e bırakmıştır.

En dikkat çekici rivayetler Arap kaynaklarında. Türk adı Çin'den sonra en eski olarak İslamiyet öncesi Arap kaynaklarında ilk olarak Cahiliye Devri şairlerinin divanında geçer. Gerçekliği bilinmemekle beraber İslam Peygamberi'nden rivayet edilen "Türkler size dokunmadıkça onlarla sulh içinde yaşayın." hadisi de "Türk" adının geçtiği önemli bir rivayettir. 
Diğer bir Arap kaynağında da, Türkler Yecüc-Mecüc seddinin arkasında terk edilmiş bir kavim olduğundan veyahutta Yafes'e düşen toprak sahasının insandan yoksun, terk edilmiş bir durumda olmasından dolayı Türklere "Terek" adı verilmiş ve zamanla "Türk" adının buradan geldiği kabul edilmiştir.

İslam kaynakları aynı zamanda İran rivayetlerini naklederken de "Türk" adından bahseder. Hükümdar Farüdün ülkesini üç oğlu Sarm, İrac ve Turac arasında bölüştürmüştür. Ortaya çıkan taht kavgalarında İrac diğer kardeşleri tarafından öldürülür ve İrac'ın yerine geçen oğlu Manüçithra babasının intikamını almak için Türk ülkesine giderken Turac'ın neslinden Afrasyab ile karşılaşır ve savaşırlar. Bu savaştan sonra iki ülke arasında sınır ok atarak belirlenir. Bir İranlı tarafından Teberistan'dan atılan bu okun "Ceyhun-Amu Derya Nehri" üzerine düşmesiyle bu nehir iki ülke arasında sınır sayılır; bundan böyle İran rivayetlerinde Türk ülkesinden Turan, Fars ülkesinden de İran olarak bahsedilir.

Göktürk Yazıtlarında (Orhun Abideleri) da Türk adı şöyle geçer: "Türk, Oğuz Beyleri, Kavmi, işitin yukarıda gök basmasa, asağıda yer delinmese Türk milleti ülkeni, töreni kim bozar?"


Dünya medeniyet tarihinde rol oynayan bazı büyük milletler vardır. Bunlardan biri de, hiç şüphesiz Türklerdir. Türkler, dünya medeniyet tarihinde iki hususta başlıca rol oynayarak, dehalarını göstermişlerdir. 

İlk yurtları Orta Asya'nın son derece elverişsiz iklim ve çevre şartlarının gerektirdiği atlı-göçebe hayat tarzını gerçekleştirmiş olmaları. Yasalara ve törelere göre düzenli işleyen büyük devletler kurmalarıdır. 

İnsan kİtlelerinin belirli bir kültür etrafında bir araya gelmesiyle meydana gelen en büyük topluluk millettir. Öte yandan, insan topluluklarının kurdukları en büyük müessese ise devlettir. Türkler'de millet ve devlet fikri pek erken çağlarda doğmuş ve gelişmiştir. Türkler, Orta Asya'ya bütünüyle hükmeden büyük devletler kurdukları gibi, zaman zaman Orta Asya'nın dışına taşarak, gittikleri yerlerde de yeni yeni siyasî kurulumlar meydana getirmişlerdir. Buna göre diyebiliriz ki, "Türkler tarihin hiçbir devrinde devletsiz kalmamışlardır". 

Türkler, devlete "el" veya "il" adını veriyorlardı. Devlet kurmayı illemek, devlet idare etmeyi il tutmak, devletten yoksun kalmayı da ilsiremek kelimeleriyle ifade ediyorlardı. Devleti de, daima "töre" (el veya il törü) ile birlikte düşünüyorlardı. Başka bir ifade ile söylemek gerekirse, Türklerde töresiz (töre=yazılı olmayan kanun) devlet olmazdı.  Devlet, "halk, ülke, hâkimiyet (erkinlik, egemenlik) ve teşkilât" olmak üzere birbirini tamamlayan dört unsurdan meydana gelirdi. Burada öncelikle bu dört unsurun içinde yer aldığı bir tanım yapalım: Devlet, bir topluluğun (halk) belirli bir toprak parçası (ülke) üzerinde hâkimiyet haklarını hiçbir sınırlama olmaksızın kullanmak suretiyle kurup, geliştirdiği siyasî, sosyal ve hukukî bir teşkilâttır.

Eski Türklerde halka kün, bodun veya el (il) denmekteydi. Bunlardan bodun, boy (bod) sözünün çoğulu olup, boylar birliği anlamına gelir. Çünkü, bodun (halk) aynı soydan olan ve aynı dili konuşan boyların bir başkan etrafında toplanmasıyla meydana gelirdi. Yine bir başkan tarafından "bodunlar"ın bir araya getirilmesiyle de Türk devleti (Türk eli) ooluşurdu.  Tarihî kayıtlara göre, Türkçe konuşan ve Türk soyundan olan topluluklara ilk defa millî kimliklerini sezdiren ve onlara büyük bir millet olduklarını öğreten lider, Büyük Hun Hükümdarı Mete'dir (Mao-tun Bagatır/Batur "M.Ö. 209-174" Osmanlı tarihçileri tarafından Oğuz Han olarak anılır)Otuz beş yıl Hun tahtında kaldı. Bu süre içinde sınırlarını genişleterek Hun devletini bir imparatorluk haline getirdi. Bütün Altay kavimlerini (Türk, Moğol-Tunguz) biraraya topladı. Hindistan'ı, Hazar denizine kadar Asya'yı ele geçirdi. Mete, sadece Hun siyasî birliğini kurmakla kalmamış, aynı zamanda Türk topluluklarına "Hun olma", yani millet olma bilincini de aşılamıştır.  

Türkler'de devlet, idareci unsur ile işbirliği yapan geniş halk kitlelerinin gayretleri ve katkıları sonucunda gerçekleşmekteydi. Daha doğrusu, halk devletin hem kurucu hem de temel unsuru idi. Başka bir deyişle halk, devletin gerçek sahibiydi. Türkler, halkı, devletin temeli sayan bir anlayışa ve düşünceye sahip olmakla kalmamışlar bu anlayışlarını ve düşüncelerini her yerde ve her vesile ile savunmuşlar. 

Türkler, devletin sahip olduğu ve halkın üzerinde yaşadığı topraklara ülke, uluş veya yurt gibi adlar verirlerdi. 
Uluş, toprakla birlikte halkı ifade ederdi. 
Yurt, daha çok "vatan" kavramı gibi kutsal bir anlam taşırdu. Türkler için yurt, sadece üzerinde yaşanılan ve geçim temin edilen bir toprak parçası değildi; aynı zamanda kendilerini koruyan ata ruhlarının üzerinde dolaştığı bir mekândı.

Türkler, ancak üzerinde özgür olarak yaşadıkları ve hükümranlık haklarını hiçbir sınırlama olmaksızın kullandıkları toprakları yurt olarak kabul ediyorlardı. Daha doğrusu onlar için yurt, üzerinde Türk tuğlarının ve bayraklarının dalgalandığı kutsal bir ata yadigârıydı. Yurt, diğer yurtlardan yaka adı verilen sınırlarla ayrılırdı. Bu sınırlar devletin gücüne göre, bazen daralır, bazen de genişlerdi.

Türkler, çok erken çağlarda toprağın devlet için değerini ve önemini kavramışlar; onu daima terk ve fedâ edilmez kutsal bir değer olarak görmüşlerdir. Ancak, istiklâllerini ve hürriyetlerini kaybettikleri durumlarda, onu terk ve fedâ etmek zorunda kalmışlardır.

Türk devlet teşkilâtının temeli, evrenin yaratılışı inancına dayanır. Başka bir ifade ile Türkler devletlerini, evrenin yaratılış düzenine uygun bir tarzda şekillendirmişler. Göktürk Yazıtları'nda, "Üstte gökyüzü, altta yağız yer, ikisinin arasında insanoğlu yaratılmıştır. İnsanoğlunun üzerine de (Tanrı tarafından) Türk Kağanları (Bumin ve İstemi) oturtulmuştur"

Devletin idare merkezi olan "ordu" (çadır kent), doğudaydı. "Ordu"nun tam ortasında da Türk Kağanının "otağ"ı yer almaktaydı. Türk Kağanı burada oturmaktaydı. O, aynı zamanda ikili teşkilâtın tam merkezinde bulunmaktaydı. Güneyinde ve kuzeyinde de yüksek rütbeli beyler (Şadpıt ve Tarkat buyruk beyleri) sıralanmaktaydı. Diğer taraftan Türk hükümdarı, tahtına da doğuya dönük bir tarzda oturmaktaydı. "Otağ"ın kapısı ise, yine doğuya açılmaktaydı. Türk hükümdarı, her sabah otağın kapısından çıktığında kutsal kabul edilen güneşi selâmlamaktaydı. Öte yandan, sol, yani ülkenin batı tarafına "yabgu" unvanı ile hükümdarın kardeşlerinden biri tayin edilmekteydi.

Türk Devlet Teşkilâtı'ndaki bütün yüksek memuriyetler de Türk kozmogoni anlayışına göre düzenlenmiş. Türkler, devletin mekânını oluşturan dünyayı "dört köşe" (dört bulung) olarak düşünmüşler. "Dört köşe" de doğu, batı, güney ve kuzey olarak dört ana yön ile ifade edilmiştir. Bunlardan doğuya ileri, batıya geri, güneye beri, kuzeye de yukarı denmiş. Öte yandan Türk hâkimiyet anlayışına göre, Tanrı, bütün insanların idaresini Türk hükümdarına vermiştir. Bu durumda, Türk hükümdarı Doğuda gün doğusuna, güneyde gün ortasına, batıda gün batısına, kuzeyde gece ortasına kadar bütün ülkeleri ve milletleri hâkimiyeti altına alması gerekiyordu. İşte en eski devlet teşkilâtı da bu anlayışa göre kurulmuş ve düzenlenmiş.



Hun Devleti'nde tan-hu veya şan-yü unvanı ile anılan hükümdardan sonra "dört köşe veya boynuz" ile “altı köşe veya boynuz” adlarıyla anılan yüksek memuriyetler geliyordu. Bunlardan dört köşe, dünyanın dört ana yönü, altı köşe de altı tali yönü esas alınarak oluşturulmuştur. "Dört köşe" ve "altı köşe" memuriyetler de, kendi içlerinde sağ ve sol olmak üzere iki kısma ayrılıyordu. Her iki grupta yer alan memuriyetlere başta hükümdarın oğulları ve küçük kardeşleri olmak üzere hanedan ile akraba boyların başkanları tayin edilmekteydi. Meselâ, "dört köşe" grubuna bağlı memuriyetlerden ilk ve önemli mevkii, sol bilge tigin (Tso Hsien Wang) ünvanı ile veliaht (ilk erkek oğul) işgal etmekteydi. Her iki grupta bulunan görevlilerden her birinin idaresine de ayrı ayrı sahalar ve müstakil askerî birlikler verilmekteydi. Bunlardan sol grupta olanların sahaları devletin doğu bölgesinde, sağ grupta olanların sahaları da devletin batı bölgesinde bulunmaktaydı. 

Türklerin, sağlam ve değişmez hükümler ihtiva eden hem kamu hukukları hem de özel (aile) hukukları vardı. Hemen hemen bütün Türk topluluklarında, gerek kamu gerekse özel hukuka dair bütün kanunlara “töre” (törü) denirdi. Fakat onlar, töreyi hiçbir zaman yazılı hale getirmemişlerdir. Bundan dolayı, eski Türk hukukuna dair net, kesin, sağlam ve ayrıntılı bilgilere sahip değiliz.

Eski Türklerde, devlet ile hukuk (töre), birbirinden ayrılmayan, birbirini tamamlayan, daha önemlisi birbirlerinin varlık sebebi olan iki temel unsur. Bunun için eski Türk yazıtlarında devlet ile töre genellikle birlikte zikredilir. Özellikle Bilge Kağan (716-734), hem Türk Devleti'nin hem de töresinin ölmezliğine inanmaktaydı. O bu inancını ve düşüncesini, “Üstte gök basmasa, altta yer delinmese (yani kıyamet kopmazsa), Türk milleti, devletini töreni kim bozabilir?” şeklindeki ifadesi ile ortaya koymuştur. Fakat Bilge Kağan, bu inancında ve düşüncesinde kısmen yanılmıştır. Zira, ölümsüzlüğüne inandığı Göktürk Devleti, onun ölümünden kısa bir süre sonra yıkılmıştır. Halbuki Türk milletinin bu husustaki inancı ve düşüncesi ise, daha gerçekçi ve doğru olmuştur. O'na göre, devlet yıkılabilmekteydi. Töre ise kalıcı idi (El kaldı, törü kalmaz=Devlet gider töre kalır). 

Yeni bir Türk devleti kuran veya tahta çıkan her Türk hükümdarı, ilk iş olarak atalarından kalan töreyi düzenlemek ve yürürlüğe koymakla, yani kanun hâkimiyetini sağlamakla icraatına başlıyordu. Çünkü, eski Türkler'de töreyi, devletin temeli sayan bir hukuk anlayışı hâkimdi. Başka bir ifade ile söylememiz gerekirse, eski Türk devletlerinde hükümdarın şahsî idaresine kalmış keyfî bir idare hiçbir zaman söz konusu olmamaktaydı (bu hususta bkz. Türk devlet başkanının görev ve sorumlulukları).

Kaynakça: Prof. Dr. Salim Koca "Eski Türklerde Devlet Geleneği ve Teşkilâtı (2002)"

19 Ocak 2016 Salı

Otomobil Düşleri "MERCEDES-BENZ"



Gottlieb Daimler, Mercedes adının 1902’de resmi olarak marka olduğunu göremeden, 1900 vefat etti. Çocukları, onun göremediği markalaşmayı, amblem tasarlarken yaşattılar ve Köln'de motor üzerine çalıştığı ilk yıllarda kendi evini üç köşeli yıldızla işaretlemiş ve ürettiği motorların bir gün "karada, havada ve denizde" bu yıldız gibi parlayacağını simgeleyen logoyu kullanma kararı aldılar. 


Mercedes-Benz 1909'dan itibaren markanın logosu olarak, 1910'dan itibaren de Mercedes marka otomobillerin ön kısmında bu üç köşeli yıldız kullanılmaya başlandı. 1916'da yıldızın etrafına halka ve altına Mercedes yazısı eklendi. 1921’den itibaren Mercedes-Benz yıldızı bugün herkesin bildiği haline en yakın biçimine kavuştu. 

1926’ya gelindiğinde savaş sonrası yaşanan ekonomik kriz, henüz gelişmekte olan otomotiv endüstrisini zorluyordu. İki rakip mucidin kurduğu firmalar, DMG ve Benz&Cie bu noktada önemli bir karara imza attı ve en iyi otomobilleri üretmeye devam edebilmek için birleşmeye karar verdiler. Böylece Mercedes-Benz doğmuş oldu. 

Mercedes-Benz 710 SSK Trossi Roadster (1930)

Mercedes-Benz 710 SSK Trossi Roadster (1930)

Mercedes Benz 500K (1934)

Mercedes-Benz 540K (1936)

Mercedes-Benz 770 Cabriolet F (1938)

Mercedes-Benz 320 Stromlinien-Limousine (1939)

Mercedes-Benz T80 (1939)
Mercedes-Benz Müzesi, Stuttgart, Almanya

Mercedes-Benz W125 Rekordwagen (1938)
Mercedes-Benz Müzesi, Stuttgart, Almanya

Mercedes-Benz 300 SL gullwing (1954)

Mercedes-Benz 190SL (1955)

Mercedes-Benz W111 Sedan (1959)

Mercedes-Benz 220S Ponton Cabriolet (1959)

Mercedes-Benz 300SL Roadster (1960)

Mercedes Benz 190 SL (W121) - 1963

Mercedes-Benz 280 SL “Pagoda” (1968)


18 Ocak 2016 Pazartesi

Otomobil Düşleri "MARCUS-WAGEN"

Avusturyalı mucit ve otomobilin öncülerinden Siegfried Marcus (1831-1898) geliştirdiği motorla viyana sokaklarında 12 km hızla gezerken halkın panik yaşamasına sebep olmuş birkaç kaza yapmıştır. 17 suçtan mahkemeye verilen Marcus keşif yapmayı bırakmış.

Marcus-Wagen
(Siegfried Marcus - 1888/89, Avusturya)
Avusturya'nın ilk otomobili Marcus-Wagen (Viyana Teknik Müzesi, Avusturya)


Otomobil Düşleri "BENZ"


Alman makine mühendisi ve motor tasarımcısı Carl Friedrich Benz, 1925'teki tarihi motorlu araçlar geçidine müzeden getirilen ilk Patent-Motorwagen'inin üzerinde.

Alman makine mühendisi ve motor tasarımcısı Carl Friedrich Benz (1844 - 1929), yaygın olarak benzinle çalışan otomobilin mucidi olarak bilinir. Çağdaşları olan diğer Alman mucitler olan Gottlieb Daimler ve Wilhelm Maybach ile aynı anda aynı proje üzerinde çalışmışlardı, ancak Benz önce çalışmasının, ardından da içten yanmalı motorun otomobillere uygulanabilirliğini sağlayan bütün süreçlerin patentini almıştır. 

Carl Benz, 1878'de tasarladığı ilk motorunun patentini 1879'da almıştır. Benz, 1885'te dünyanın satmak amacıyla üretilen ve benzin motoruyla çalışan ilk otomobili olan Motorwagen'i üretti. Üç tekerlekli, önden döndürülen bu arabada motor arka tarafta, yolcuların tam altındaydı. 

Diğer icatları arasında, karbüratör, gaz/fren sistemi, bir pilden elektrostatik kıvılcımlanmayla ateşleme sistemi, buji, debriyaj, vites değiştirme sistemi, ve radyatör vardır. Karl Benz 1896'da boxer tipi motoru tasarlamış ve yine aynı yıl patentini almıştır. Bu motor hâlâ motorsporlarında temel tasarım prensibi olarak kullanılır. Benz ayrıca Daimler-Benz, Mercedes-Benz, ve Daimler-Chrysler şirketlerinin atası olan Benz Şirketi'ni (Benz & Cie) de kurmuştur. Ölmeden önce icatlarının sayesinde 1920'lerdeki otomobil patlamasını görebilmiştir.

Benzinle çalışan içten yanmalı motora sahip ilk otomobil Benz Patentli Motorwagen (1885-1886)
Münih Müzesi Trafik Merkezi, Almanya
Benzinle çalışan içten yanmalı motora sahip ilk otomobil Benz Patentli Motorwagen (1885-1886)
Münih Müzesi Trafik Merkezi, Almanya
Benzinle çalışan içten yanmalı motora sahip ilk otomobil Benz Patentli Motorwagen (1885-1886)
 Münih Müzesi Trafik Merkezi, Almanya

Benz Patent-Motorwagen Modell No. 3 (1888)1 silindir, 2651 cm3, 5 HP, 20 km / h, 8 koltuk.
Automuseum Dr. Carl Benz, Ladenburg, Baden-Württemberg, Almanya

Benz Victoria (1893)
Automuseum Dr. Carl Benz, Ladenburg, Baden-Württemberg, Almanya
Benz Omnibus (1895)
Mercedes-Benz Müzesi, Stuttgart, Almanya

Benz Omnibus (1895)
Mercedes-Benz Müzesi, Stuttgart, Almanya

Benz Velo (1898)
Automuseum Dr. Carl Benz, Ladenburg, Baden-Württemberg, Almanya
Benz Velo dünyanın ilk seri üretilen otomobili oldu.



Otomobil Düşleri "DAIMLER"


Gottlieb Daimler ve Wilhelm Maybach

Mühendis ve endüstri ürünleri tasarımcısı Gottlieb Daimler (1834-1900) ile iş ortağı Wilhelm Maybach'ın (1846-1929) hayalleri küçük hızla işleyen bir motor yapıp bunu herhangi bir lokomotife monte etmek olan iki mucitti. İkili 1885'te modern motorların habercisi bir tasarım yaptı ve arkasından iki tekerli bir bisiklete bunu uydurdular. 

Daimler Reitwagen (sürme araba) 1885

Bu, ilk motosiklet olarak bilinmektedir. Ertesi yıl icatlarını bir posta arabası'na ve bota uyguladılar. 


Daimler Motorkutsche (1886)

Daimler Motorboot 1886

1890'da, Daimler Motoren Gesellschaft'ı (DMG) kurdular. İlk otomobillerini 1892'de sattılar. 


VE MERCEDES DOĞAR 
1897 yılında Fransa'nın Nice kentinde yaşayan Avusturyalı tüccar ve Avusturya Nice Başkonsolosu Emil Jellinek, Daimler fabrikasını ziyaret ederek 4 silindir bir otomobil satın alır. Uluslararası finans dünyası ve aristokrasi ile iyi ilişkiler içinde olan Jellinek, Daimler otomobili ile Fransız Rivierası'nda büyük ilgi toplar. Daha sonra Jelinek 1899'da 23 beygir gücünde motorla donatılmış bir Daimler yarış otomobiline büyük kızı Mercedes'in adını vererek bu araçla Nice'de bir yarışa katılır ve birinci olur. Bu başarıdan sonra Jelinek, Daimler fabrikasına 36 otomobil sipariş verir ve bu araçların "Mercedes" adını taşımalarını şart koşar. Emil Jelinek'in elde ettiği satış başarısı üzerine Daimler, 1901 yılından itibaren ürettiği araçları "Mercedes" olarak adlandırmaya karar verir. 


Mercedes'in ilk logosu (1902)

Emil Jellinek Mercedes'i ile

Emil Jellinek, Mercedes’iyle elde ettiği zaferlerin ardından Haziran 1903'te soyadını Jellinek-Mercedes olarak değiştirmek için izin aldı. Bunun üzerine şöyle bir yorum da yapacaktı: "Bir babanın kızının adını alması herhalde ilk kez oluyordur".

Mercedes İspanyolca konuşulan ülkelerde çok kullanılan bir isimdir. Kelime olarak da Mars gezegeninin İspanyolca adıdır; lütuf ve zarafet anlamına da gelir. 23 Haziran 1902 tarihinde Mercedes marka adı olarak tescil edilir ve 26 Eylül 1902 tarihinden itibaren de kanunlarca koruma altına alınmıştır.

Daimler daha sonra hastalığa yakalanarak şirketten ayrıldı fakat deneyimlerini paylaşmak üzere hisse sahiplerinin ısrarlarıyla; 1893'te ayrıldığı şirkete 1894'te geri döndü. Maybach da şirketten ayrılmıştı fakat o da Daimler ile aynı zamanda işe geri döndü. 

Daimler, 1900'da hayata gözlerini yumdu ve Maybach DMG'den 1907 yılında ayrıldı. 1924'te, DMG yönetimi Karl Benz'in Benz & Cie. şirketiyle uzun dönemli bir ortaklık anlaşması imzaladı ve 1926'da bu iki şirket birleşerek Daimler-Benz AG adını aldı. Şirket şu anda Daimler AG'nin bir parçasıdır.



14 Ocak 2016 Perşembe

İlk Otomobil Düşleri Buharlı...

Otomobil sözcüğü Türkçe'ye, Yunanca autós (kendi) ve Latince mobilis (hareket eden) sözcüklerinin birleştirilmesiyle oluşturulan ve başka bir hayvan ya da araç tarafından itilmek ya da çekilmek yerine kendi kendine hareket eden araç anlamına gelen Fransızca automobile sözcüğünden geçmiştir.  

Otomobil tek bir kişi tarafından bulunmamıştır, yaklaşık yüzyıl boyunca dünyanın dört bir yanında ortaya çıkan buluşların bir araya gelmesiyle ortaya çıkmıştır. Modern otomobilin ortaya çıkışının yaklaşık 100.000 patent alımı sonrasında gerçekleştiği tahmin edilmektedir.

Otomobilin tarihi 19. yüzyılda enerji kaynağı olarak buharın kullanılmasıyla başlar ve içten yanmalı motorlarda petrolün kullanılmasıyla devam eder. Günümüzde alternatif enerji kaynakları ile çalışan otomobillerin üretilmesi konusunda çalışmalar hız kazanmıştır.

İngiliz bilim insanı ve filozof Roger Bacon, bir rahip olan Guillaume Humbert'e 13. yüzyılda yazdığı bir mektupta at ile çekilmeden, hayal bile edilemeyecek hızda hareket eden bir aracın yapılabileceğinden söz eder. Sözcük anlamına uygun olarak kendi kendine hareket eden ilk araç Pekin'de Cizvit misyoner Ferdinand Verbiest (1623-1688) tarafından Çin İmparatoru için bir oyuncak olarak yapılan küçük buharlı araçtır. 


Ferdinand Verbiest'in kendinden hareket eden buharlı aracı (1670)
Bir oyuncak olarak tasarlanan bu araç, küçük bir ocağın üzerinde yer alan buhar kazanı, buharın hareket ettirdiği bir çark ve dişliler ile hareket ettirilen küçük tekerleklerden oluşmaktaydı. 




İlk Buharlı Motor Mekanizması
(Thomas Savery - 1698, İngiltere)
İlk Buharlı Motor Mekanizması (Sanat ve Meslekler Müzesi - Paris, Fransa)

İngiliz mühendis Thomas Savery (1650-1715)ilk ticari olarak satılan buhar makinesini yapmıştır. Bu makine maden ocağından suyu dışarı atmak amacıyla kullanılmıştır. Madencinin Arkadaşı olarak tanınmaktaydı.
Çalışma Prensibi: Buhar kazanından gelen buhar odacığa dolar. Odacık buhar ile doluyken üzerine soğuk su döküldüğünde suya dönüşen buhar vakum yaratır; böylece odacıktaki su seviyesi yükselir. Vana yardımıyla odaya buhar dolduğunda iş yapılmış olur yani madenden su çekilmiş olur. Bu makinede vanalar insan gücüyle sırayla kapatılıp açılması gerekmektedir. 
Yüksek basınçla çalıştığından o günün teknolojisine göre bu tip bir buharı güvenli biçimde kullanacak düzeyde değildi. Ayrıca gerekli buharı oluşturmak için suyu ısıtmada çok fazla yakıt gerekliydi. Bu tip makinaların öncülü olan Savery’nin makinası verimi düşük olduğundan fazla kullanılmadı fakat kendinden sonra gelen makinalar için temel teşkil etti.



Fardier à Vapeur (buharlı yük arabası)
(Nicolas Joseph Cugnot - 1769, Fransa)
Fransız mühendis ve topçu yüzbaşı Nicolas Joseph Cugnot (1725-1804) Ferdinand Verbiest'in düşüncesini Fransız ordusu için 1765 yılında başladığı çalışmalarını 1769 yılında tamamlayarak buhar türbinini geliştirmiş ve hayata geçirmiş ve 23 Ekim 1769'da buhar kazanı ile çalışan ve "fardier à vapeur" (buharlı yük arabası) adını verdiği aracı çalıştırmıştır. Kendinden tahrikli bu araç ağır topların taşınması amacıyla geliştirilmişti. 
Fardier à Vapeur (1765 - 1769)
Bilinen bu ilk örnek makine iki silindirden oluşuyordu. Makinenin krankından alınan dönme hareketi bir bisiklet zinciri ile öndeki tekerleği harekete geçiriyordu. Direksiyon tertibatı da aynı tekerleği kumanda ediyordu. Yaklaşık olarak saatte 4 km. hıza ulaşan fardier 15 dakikalık bir otonomiye sahipti. 3 tekerlekli bir arabanın önüne kazanı ile birlikte bir buhar makinesi monte ederek ilk motorlu taşıt olarak kabul edilen ateşli askeri traktör Fardier üretilmişti. 

Cugnot ne yazık ki buharlaşma yoluyla eksildikçe kazanın suyunu yenileyecek bir sistem kurmayı ihmal ettiğinden 15 dakikada bir durmak ve su ikmali yapıp kaynamasını beklemek gerekiyordu. Ciddi bir sakıncaydı bu. O kadar ki başta aracı top taşıma işinde kullanmayı düşünen askeri mühendisler, bundan çabuk caydılar. Aradan otuz yıl geçti, bir yenilik getirilmeyen makine Napolyon’a teklif edildiğinde, o bite bu sakıncanın bir Watt makinesi sayesinde giderilebileceğini ve bunun gerçekleşmesi halinde eşsiz bir savaş aracı elde edebileceğini tahmin edemedi.

Fardier à Vapeur (1765 - 1769)

Le fardier de Cugnot, 1770 modeli, Paris'te Arts et Métiers Müzesi'nde sergilenmektedir.

Le fardier de Cugnot, 1770 modeli, Paris'te Arts et Métiers Müzesi'nde sergilenmektedir.
Direksiyonu ve freni olmayan bu ilk araç, deneme sırasında kaza eseri bir duvarı yıkmıştı. 

Motorlu araçlar tarihindeki ilk trafik kazasını Fardier yapmıştır...


London Steam Carriage 
(Richard Trevithick - 1801, İngiltere)
İngiliz mucit ve maden mühendisi Richard Trevithick 1801'de buhar ile çalışan üç tekerlekli "London Steam Carriage" adını verdiği yılında ilk İngiliz başarılı buharlı otomobilini yaptı. Araç saatte 13 km hız yapabiliyordu. Bu arabasıyla bir yılbaşı akşamı Cornwall’daki Camborne’da bir tepeye çıkmıştı. 1803 yılında ise daha güçlü ikinci arabasını yaptı. Yolların çok kötü olmasından dolayı otomobillerde fazla zaman kaybetmek istemediğinden geliştirmek için uğraşmadı.


Oruktor Amphibolos 
(Oliver Evans - 1804, ABD)
Amerikalı mucit Oliver Evans (1775-1819) ve aracı ''Oruktor Amphibolos'' (1804)
Oliver Evans, Amerika'nın yolcu taşıyan ilk binek arabanın mucidi olarak kabul ediliyor. 1804 yılında ABD'nin kendiliğinden hareketli ilk taşıt aracı için ilk patentini aldı. Bu araç dört tekerlekliydi. Arka tarafındaki pedallı tekerlekler, hem karada hem de suda hareket edebilmesini sağlıyordu. Ağırlığı ise 21 tondu. İlk kez 1805'te Philadelphia'daki atölyesinden Schuylkill Nehri'ne kadar kullanmayı ve nehre indirmeyi başardı. Böylece ilk amfibik araç uygulaması olarak tarihe geçti.




1824
Sadi Carnot (1796-1832)
İçten yanmalı motorların, özellikle dizel motorlarının temel ilkeleri, genç bir Fransız fizikçi Sâdi Carnot tarafından ortaya atıldı. 
Çalışmalarından kalanlar fazla değildir: 1823'te yazılmış buhar gücü-mekanik iş ilişkisini irdeleyen 21 sayfadan oluşan bir makale, 1824'te yayımlanan bir kitabı, araştırma notları, James Watt'a ait 2 makalenin çevirisi ve çeşitli matematik ve fizik derslerine ait notları vardır.



L'Obéissante (itaatkâr)
(Amédée Bollée - 1873, Fransa)
İlk gerçek otomobil sayılan araç "L'Obéissante", 1873 yılında Fransız çan döküm ustası ve otomobil üzerine uzmanlaşmış mucit Amédée Bollée (1844-1917) tarafından yapılan ilk buharlı yolcu otomobilidir. 

Günümüz yolcu otomobillerinin atası sayılan bu araç şu özellikleri taşıyordu: "dört tekerlek üzerinde bağımsız süspansiyonlu şasi", "eliptik pinyon üzerinde zincirle kumanda edilen ön tekerlekler", "arka tekerlere bağlı V şeklinde ikisilindirli buhar motoru tahriği, "pinyonlar arasında gezici dişli ile sağlanan vites değiştirme", "direksiyon çevresinde merkezi kumanda olanağı", ve "arkada bir buhar kazanı".   

Ağırlığı 4.800 kg olan ve 12 kişi taşıyabilen araç saatte 40 km hız yapabiliyordu. Vites değiştirebilmesi sayesinde düşük hızda 12 dereceli bir yokuşu çıkabiliyordu. 

Amédée Bollée, 26 Mart 1873'te, Sarthe Valisi'nden aracı ile yola çıkabilmek için izin ister. Paris'e yolculuk projesi, birçok bürokratik işlem gerektirmektedir. Sonunda 26 Ağustos 1875'te Kamu İşleri Bakanı Eugène Caillaux tarafından izin verilir. 

Paris yolculuğu her il sınırında durdurularak ilerler ve 18 saat sürer. Paris'e varması önemli bir başarı sayılmaktadır çünkü aracın düzenli ve sessiz çalışması o dönemin araçlarına göre önemli bir özelliktir. Yine de otomobil ile trafiğe çıkılması yasada öngörülmediği için 75 bilet ceza kesilmiştir.

L'Obeissante (Paris Sanat ve El Sanatları Müzesi)
L'Obeissante (Paris Sanat ve El Sanatları Müzesi)
L'Obeissante (Paris Sanat ve El Sanatları Müzesi)
L'Obeissante (Paris Sanat ve El Sanatları Müzesi)

La Mancelle
(Amédée Bollée - 1878, Fransa)
Amédée Bollée, 1878 yılında yine buhar ile çalışan, vites kutusu ve diferansiyel sistemi bulunan "La Mancelle"i tasarlamıştır. Elli adet üretilen bu araç seri olarak üretilen ilk otomobil sayılmaktadır. 2,7 tonluk bu araç önceki modelden daha hafifti ve rahatlıkla saatte 40 km'nin üzerine çıkabiliyordu.
La Mancelle (Château de Compiègne Araba ve Turizm Ulusal Müzesi, Fransa)
La Mancelle (Château de Compiègne Araba ve Turizm Ulusal Müzesi, Fransa)
1878'de Paris Dünya Fuarı'nda sergilenen bu yeni araçlar hem halkın hem de büyük sanayicilerin ilgisini çekmişti. Özellikle Almanya olmak üzere her yerden siparişler alınmaya başlanmış ve 1880'de Bollée Almanya'da da bir şirket kurmuştu. 1880 ile 1881 yıllarında Bollée Moskova'dan Roma'ya, Suriye'den İngiltere'ye dünyayı gezerek modellerini tanıtır.


La Marie-Anne
(Amédée Bollée - 1879, Fransa)
Amédée Bollée, yolda giden bir tren yapmak için 1879 yılında aldığı sipariş üzerine "La Marie-Anne" adını verdiği aracı üretmiştir. Yine buharlı motora sahip olan bu aracın gücü 100 beygirdi. 
İlk iki vagonun ve yakıt taşıyan vagonun tekerlekleri tahrikliydi. Düz arazide 100 tona kadar taşıma hacmine sahip olan bu araç 6 derecelik bir eğimde en fazla 35 ton yük taşıyabiliyordu. 

1878'de Paris Dünya Fuarı'nda sergilenen bu yeni araçlar hem halkın hem de büyük sanayicilerin ilgisini çekmiştir. Özellikle Almanya'dan olmak üzere her yerden siparişler alınmaya başlanmış ve 1880'de Bollée Almanya'da da bir şirket kurmuştur. 1880 ile 1881 yıllarında Bollée Moskova'dan Roma'ya, Suriye'den İngiltere'ye dünyayı gezerek modellerini tanıtır.

La Nouvelle
(Amédée Bollée - 1880, Fransa)
Amédée Bollée, 1880'de "La Nouvelle" adı verilen, iki vitesli ve 15 beygir gücünde bir buhar motoruna sahip yeni bir model çıkartır.



La Rapide
(Amédée Bollée - 1881, Fransa)
1881'de altı kişilik ve saatte 63 km hıza ulaşan "La Rapide" modeli piyasaya sunulur. Bunu diğer modeller de izler. Ancak ağırlığa oranla elde edilen performansa bakıldığında buharlı tahriğin bir çıkmaza doğru gittiği görülür. Bollée ve oğlu Amédée fils alkol ile çalışan bir motor ile denemeler yapsalar da sonuçta içten yanmalı motor ve petrol kendini kabul ettirir.